Kilis Tarihi

VI. BÖLÜM

CUMHURİYET DÖNEMİNDE KİLİS

a) Kilis’in Kayıpları İçin Lozan’a Bağlanan Umut ve Ötesi:

Lozan’a giden heyete gerek mebuslar ve gerekse Heyet-i Vekile, İsmet Paşa ve heyetinden, Suriye sınırının güneye çekilmesini istediler[67], ancak Türk heyetinin Lozan’daki çabaları sonuçsuz kalmış ve Ankara Antlaşması’nın 8. maddesi, Lozan Antlaşması’nda Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edilmiştir[68].

1926 yılında yapılan ufak bir sınır düzeltme çalışması ile Çobanbey Köyü’nün Suriye’de kalması ve buna mukabil 12 Türk köyünün Türkiye’ye geçmesi kabul edildi. Ancak, bu köylerin arazilerinin büyük kısmı Suriye tarafında kaldı. 1929 yılında tekrar yapılan bir düzeltme ile sınır şimdiki durumunu almıştır[69].

Arazilerin Suriye tarafında kalması probleminden başka bir de Suriye topraklarında kalan Türk nüfusun karşılaştığı problemler vardı. Bunların başında da sağlık problemi geliyordu. Sınıra yakın yerlerde ve Halep’e kadar uzanan mıntıkada pek çok Türk nüfusu vardı. Bunlar tedavi için Türkiye’ye de gelemiyorlardı. Bölgede bulunan Amerikan hastanelerinden istifade etmeye çalışıyorlardı. Bu insanların Türkiye’deki sağlık imkânlarından yararlanmaları ve bunun için de sınıra yakın olan Kilis’te bir bölge hastanesi kurulması Sağlık Bakanlığı tarafından Bakanlar Kuruluna teklif edildi ise de, Kurul bunu uygun bulmamıştır[70].

İsmail Habip SEVÜK 1 Nisan 1936 yılında Cumhuriyet gazetesinde Kilis ile ilgili anılarını yazmış ve o zamanki vahim durumu tasvir etmiştir. Konuya ışık tutması açısından Çolakoğlu’nun kitabından bu yazıyı aynen aşağı alıyorum:

“Toprağının çoğu sınırın ötesinde kalmış yirmi beş bin nüfuslu bu kocaman kasabanın eteğinde şu kulübe ile yamacındaki şu bina sınır karakollarıdır. Kasabanın kendi bizim, fakat özü bizim değil. Buna karşılık toprak onların, fakat tarla bizim. Ürün veren toprağı aldılar, ürünü almak bize bırakıldı. Halk her sabah tarlalarına gidip akşam evlerine dönüyor. Gündüz vatan dışında çalış, gece vatan içinde yat. Kilisliler bu tarlaların bütün faydalarına sahip, fakat tarlaların kendini satamazlar. Tarlalar sahiplerine değil, sahipleri tarlalarına bağlı.”[71]

b) Yeni Dönemde Siyasi Rant Kavgası:

Kilis Kuvay-ı Milliyesi veya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde mücadeleye katılan ve şehirlerinin ve köy-kasaba her bir vatan toprağının işgalden kurtarılması için canla başla çalışan ve bin bir yokluğa göğüs geren mücahitler Kilis Fransız işgalinden kurtulduktan sonra şehirde her alanda ve özellikle de yönetim alanında söz sahibi olmuşlardı. Kilis adeta onlardan sorulur hale gelmişti. Mücahitlerin bir kısmı; Fransız işgali devam ederken mazeretli veya mazeretsiz şehri terk etmeyenlerin hepsini aynı kefeye koyuyorlar ve bu kişileri Fransız taraftarı olarak yaftalıyorlar ve onlara hain gözüyle bakıyorlardı. Bunlara göre; Millî Mücadele’de elde edilen başarıların hepsi kendi eserleriydi. O halde şehrin kaymağını yemek kendilerinin hakkıydı ve her türlü ödülü hak ettiklerini iddia ediyorlardı.

Mücahitlerin içinde mutedil düşünenler de vardı. Bunlar, memleketin işgalden kurtarılmasında herkesin belirli oranda hizmeti dokunmuştur, diyerek halkın arasına fitne fesat tohumlarının ekilmemesi için çalışmışlardır.

Mücadelenin başlangıcında çetelerin harekete geçmesi ve Fransızlarla çatışmaların başlaması sırasında şehir halkı neyin ne olduğunu kestiremiyordu. Birileri çıkmış, peşimize takılın, diyordu, ancak bunlar kimdi, eşkıya mı vatanseverler mi? Halka bunların anlatılması ve ikna edilmeleri elbette ki zaman gerektiriyordu. Bu da ilerleyen günlerde ve aylarda olmuş; yukarıda da değinildiği gibi Kilis Kuvay-i Miliye Komutanı olan Polat Bey Kefergani’de yaptığı görüşmeler sonucunda pek çok kişi Mücahitlere katılmıştır[72].

Cumhuriyet döneminde mücahitler arasındaki bu görüş ayrılıkları ne yazık ki halka da sirayet etmiş ve aşırı kanaatlere sahip olanlar ağır basmış ve halk ikiye bölünmüştür. Mücahitlerin bir kısmı diğerini düşman ve hasım görmeye başladığından şehirde sosyal barış büyük bir darbe almıştır[73]. Kilis’te Milli Mücadele’ye katılanlar ve katılmayanlar arasındaki mücadele “İhtiyat Zabitleri Taâvün Cemiyeti” ile “Muallimler Birliği ” seçimlerinde su yüzüne çıkmış ve her iki seçimde de Kuvay-ı Milliye’ye fiilen katılanlar dışlanmışlardı.

İlerleyen dönemde CHP tarafından, İslam Bey başkanlığındaki parti meclisine işten el çektirildi ve yerine eşraftan Muhtar Yavaşça getirildi. 1925 yılında yapılan seçimler öncesi etkisiz hale getirilen İslam Bey’in yerine seçimde Muhtar Yavaşça belediye başkanı oldu. Yani her iki olayda da Kuvay-ı Milliye’ye katılanlar muhalefete düştüler. Mücadele devam etti ve İslam Bey 1927 yılında yeniden Belediye başkanlığına seçildi. 1930’ların başlarında Kılıç Ali Bey’in operasyonuyla İslam Bey tasfiye edilmiş ve artık eski gücüne bir daha kavuşamamıştır.

Öyle görülüyor ki Kuvay- Milliye içinde fiilen bulunanların kurtuluştan sonra takındıkları halka tepeden bakma tavırları sebebiyle böyle bir muamele ile karşı karşıya kalmışlardı. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, Milli Mücadele’ye katılmayan aydınların bazıları ile ilgili de ortalıkta pek çok suç isnadını içeren dedikodu dolaşıyordu. Mücadeleye katılanların en çok zoruna giden de buydu.

Mücadeleye katılanlar kendilerinin halk çocukları olduklarını, eşraf ve ağa takımının Kuvay-ı Milliye’de görev almadıklarını, esnaf ve avam tabakasını hor gördüklerini; bu yüzden de onların politik alanda söz sahibi olamayacağını, söylüyorlardı.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9