İlgili Kişiler

Etnografya Müzesi Tarihi

Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk istirahatgâhı olan Etnografya Müzesi Ankara’nın Namazgâh adı ile anılan tepede kurulmuştur. Söz konusu tepenin, kimi kaynaklarda “kayalık bir maşatlık” olarak adlandırılması bize Selçuklu öncesinde bu tepenin mezarlık olarak kullanıldığını anlaşılmaktadır. Daha sonra İzzeddin Keykavus’un bu tepede, Etnografya Müzesinin bulunduğu yerde bir medrese yaptırmış olduğu kaynaklardan öğrenilmektedir. Bu tepede halkın eskiden, kalker kayaların üstünde üç sıra halinde taşla örülmüş bir namazgahta bayram namazı kıldıkları ve yağmur duasına çıktıkları edinilen bilgiler arasındadır. Tepe Osmanlılar döneminde Müslüman mezarlığı olarak ta bilinmektedir. Oldukça kutsal olan bu tepe üzerinde, özellikle milli mücadele yıllarında Namazgah Tepesi, önemli milli ve dini toplantılara, ayrıca törenlere sahne olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında da değişik kutsal törenler, yağmur duaları, askere uğurlama törenleri gibi olayların burada yapıldığı bilinmektedir.

Bu sırada Etnografya Müzesi’nin kurulmasına hazırlık olmak üzere 2 Temmuz 1924 tarihli ve 648 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı emri ile İstanbul’da başlangıçta Prof. Celal Esad Arseven başkanlığında ve sonra 21 Mayıs 1925 tarihli ve 3585 sayılı emri ile İstanbul Müzeleri Müdürü Halil Ethem başkanlığında özel bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun satın aldığı 1250 parça eser önce İstanbul’da Dar-ül Fünun’da bir odada muhafaza edilmiştir. 1 Şubat 1924 tarihli anlaşma ile Macar Türkolog’un etnografya müzesini kurmakla görevlendirilmesinden sonra 12 ağustos 1926 tarihli emir ile bu koleksiyon Süleymaniye Külliyesinde bir binaya nakledilmiştir. Komisyonun bu çalışmaları devam ederken müze binasını yapımı içinde Ulu Önder Atatürk’ün de direktifleri ile oldukça kutsal bir öneme haiz ve vakıf arazisi olan Namazgah Tepesi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce 15 Kasım 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince, Millî Eğitim Bakanlığı’na müze yapılmak üzere bağışlanmıştır.

1925 yılın Nisan ayında Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan çağrılmış, Ankara İmaret Camisi’nde depo edilmiş, çürümeye mahkum olan eserlerin kurtarılması için bir müze binası yapmayı düşündüklerini, kendisinin de katılmasını dilediklerini bildirmişlerdir.

Yapılması düşünülen binanın şartnamesi, “müzeye konulacak eşya ve eserlerin çoğu dini ve milli eserler olduğundan, bu binanın da içindekilere uygun olması ve eski Türk mimarisinden alınan ilham ve etkilere haiz olması” şeklindeydi. Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, eski Türk mimarisinden aldığı ilhamla şartnameye uygun olarak projesini on beş gün içinde teslim etmiştir. Projesi kabul edilmiş ve yapının inşasına 1925 yılında başlanmıştır.

Atatürk’ün emri ile 25 Eylül 1925 tarihinde ilk devlet müzesi örneği olan Ankara Etnografya Müzesi’nin temeli, görkemli bir törenle atılmıştır. İlk temel harcını dökmek için malayı İsmet İnönü’ye Koyunoğlu kendisi vermiş ve ilk temel taşını koydurmuştur. Temelinden itibaren müze olarak planlanmış binanın temel atma töreni devrin milli eğitim bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in güzel bir konuşması ile son bulmuştur.

Etnografya müzesinin mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu Cumhuriyet Döneminin en değerli mimarlarındandır. Arif Hikmet Koyunoğlu’nun bu planı hazırlarken Anadolu’nun geçmiş tarihini çok iyi bildiğini ve planda ilkçağdan itibaren tüm mimari özelliklerden örnekler kullandığını görmekteyiz.

Bina dikdörtgen şeklinde, açık avlulu ve dört eyvan şemalı ve ana giriş eyvan üzeri kubbeli şeklinde bir plânlıdır. Yapının taş duvarları küfeki taşı ile kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermer olup üzeri oyma süslüdür.

Müze binası 854 m2 bir alan üzerine inşa edilmiş, girişe göre enine dikdörtgen planlı bir yapıdır. Kesintili bir bodrum kat üzerinde önde tek katlı müze, arkada iki katlı idari kısım olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Binaya 24 basamaklı bir merdivenle çıkılan anıtsal bir platform ve 4 sütunlu, üçlü bir giriş sistemi ile girilmektedir. Anadolu’daki ilk çağ’dan Cumhuriyet’e kadarki süreç içerisinde Anadolu topraklarında uygulanan dönemsel mimari uygulamalardan örneklerin yer aldığını görmekteyiz. İlk olarak, seçilen yerin Ankara’ya hakim bir tepe olması ( Namazgah Tepesi), binanın anıtsal bir görünümde olması, yüksek bir platform ve merdivenlerle çıkılan sütunlu üçlü giriş özellikleri ile Anadolu’daki ilk çağ mimarisinin en önemli yapıları olan tapınakların giriş özelliğini yansıtmaktadır.Türklerin mimariye kazandırdığı dört eyvanlı plan şemasının bu binada da açık avlulu şekilde uygulandığı, sivri kemerli ve mukarnaslı sütun başlıkları, taç kapı özelliğindeki giriş, cephedeki simetrik uygulama ve çatı alınlığında kullanılan dendanlı süslemeler ile Selçuklu mimarisi özelliklerini,dört eyvanlı plan şeması, giriş üzerinin kubbe ile kapatılması ve kubbe içindeki kalem işi süslemeleri, cephe düzenlemesindeki dikdörtgen pencere uygulamaları ve cephedeki davetkar yapısı ile Osmanlı dönemi özelliklerini aksettirmektedir. Bu açık avlunun ortasına mermer bir havuz yapılmış, çatı kısmı açık bırakılmıştır. Daha sonra bu iç avlu Atatürk’e geçici kabir olarak ayrıldığında, havuz bahçeye nakledilerek, çatısı kapatılmıştır. İç avlunun etrafında simetrik olarak büyüklü küçüklü salonlar yer almaktadır. Gerek cephe düzeni, gerekse plan açısından tamamen simetrik bir yapıdır. Ön cephesi kuzey-batıya bakan yapının planı oldukça sadedir İdare kısmı müzeye bitişik olup iki katlıdır.

25 Eylül 1925 tarihinde temeli atılan müze binası Arif Hikmet Koyunoğlu‘­nun projelerine göre Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Maliye Bakanlığı’nın desteği ile yaptırılmıştır.

Müzenin inşaatı 1926 yılında tamamlanmıştır. İnşaatın tamamlanmasından sonra Macar Türkolog Prof. J. Meszaroş’un hazırladığı rapor doğrultusunda yapı 1927 yılında Etnografya Müzesi şeklinde düzenlenmiştir. İstanbul müzeleri müdürü Halil Ethem Bey başkanlığında kurulan komisyon tarafından müze için satın alınan eşyalar İstanbul’dan bu binaya getirilerek sergilenmiştir.

Betonarme olan binanın bodrum katı subasman seviyesinde koyu renk, üst kısım­ları, yanı zemin kat açık renk düzgün kesme taşla kaplanmıştır. Bu açık renk taş, sarımtrak yumuşak cins bir taş olan küfeki taşıdır. Etnografya Müzesi`nin inşaatına baş­lanırken, araştırmalar sonucunda Ayaş yakınlarında küfeki taş ocakları bulunduğu, taşların bu ocaktan çıkarılıp, 10-12 saatte inşaat yerine kağnılarla taşındığı yapının mi­marı Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından kaynaklarda ifade edilmiştir. Bu dönemde yapı­ların alt kat duvarları genellikle moloz taşla, üst katlar ise tuğla ile örülmüş ve üzerleri kesme taş ile kaplanmıştır. Bu dönemde Rönesans’taki gibi, genellikle bodrum katın yü­zey kaplamasını oluşturan kaba taş sıraları, yapı subasmanına uygulanan rustik görü­nümü yansıtmaktadır. Burada bodrum katta koyu renkli Ankara Taşı (Andezit), kaplama malzemesi olarak kullanılmıştır.

Yapıda kullanılan diğer bir malzeme mermerdir. Pencere çevrelerinde, girişteki alınlık kısmında, basamakların tümünde, sütun ve sütun başlıklarında, kemerlerde, kubbeli ve sütunlu mekanların yer döşemelerinde hep mermer kullanılmıştır. Ön cep­hede üst kısımlarda mermer, yer yer kaplama malzemesi olarak da görülmektedir. Bod­rumda sonradan yapılan kütüphanenin bulunduğu alt kısım da mermer kaplanmıştır. Yapıda kullanılan mermer, Koyunoğlu tarafından Marmara Adası`ndan seçilmiştir. Mer­mer bloklar adadan Ankara Garı`na getirilmiş, 10-20 tonluk koca bloklar trenden insan gücü ile indirilip, kağnılar ile tepeye taşınmıştır. Bu mermer parçalarını Marmara Adası mermer taş ocakları sahibi Salih Sabrı Karagöz temin etmiştir. Sergi salonlarının zemini, idari kısımdaki odalar ve kat merdiveni mozaikti. Daha sonraki dönemlerde yapılan onarımlarda salonların zeminleri de mermerle kaplanmıştır.

Ayrıca, Koyunoğlu tarafından inşaat sırasında Ankara yakınlarında Akköprü ve Çankaya`nın arkasında Frenközü köylerinde yeni tuğla ocakları kurulmuştur. Çatı. dış­tan kiremitle kaplı iken bugün bakır ile kubbe ise kurşunla kaplıdır. Ana girişteki kapı­lar ve pencere çerçeveleri ahşaptır.

Yapıdaki genel aksesuar Koyunoğlu`na aittir. Örneğin kubbe üzerindeki bronz süslemelerin rölyef kalıplarını Koyunoğlu işleyip hazırlamış ve zamanın usta dökümcüsü Hakkı Usta dökmüştür. Taş ustaları İstanbul`dan gelmiştir. Müzedeki mermer işçiliği Koyunoğlu`nun Sanayi-i Nefise`de öğrencilik yıllarından başlayarak 40 sene kadar bera­ber çalıştığı Hüseyin Avni Usta`nın eseridir. Koyunoğlu burada mimarlığının yanında bir duvarcı ustası, betonarme demircisi gibi çalıştığından bahsetmektedir.

Yapının cephe düzenlemesinde, simetrik bir kütle anlayışı söz konusudur. Yapıla­rın ana yola ya da meydana bakan cephesinin, mimari ve süsleme elemanları ile hareketlendirilmesi geleneği. Etnografya Müzesi`nde de görülmektedir. Bu nedenle ön cephe ile diğer cepheler farklı olarak ele alınmıştır. Öndeki yoğun süslemenin yanında arka ve yan cepheler daha sade bırakılmış olup, sadece pencereler ve ilk yapıldığında binanın arka köşelerinde olan ve sonradan eklenen salonlarla arada kalan alt ve üstü kum saati biçiminde köşe sütunceleri ile hareketlendirilmiştir. Oysa ön cephe düzenlenmesinde yoğun şekilde Osmanlı Mimarisi`nin yapısal ve dekoratif öğeleri kullanılmıştır. Dönemin üslup özelliklerinin tümü yapının ön cephesinde toplanmıştır. Ön cephe dikey olarak bölümlere ayrılmıştır. Orta bölümde ana giriş vardır. Bunun iki yanında birer ara bölüm, köşelerde ise tek pencereli dışa taşırılıp yükseltilen bölüm görülmektedir. Her bölüm kendi içinde bir bütün olarak düzenlenmiştir. Ön cephede köşelerdeki salonlar ve ortada giriş bölümü dışa taşırılıp yükseltilerek dönemin kütle biçimlemesi yansıtılmıştır. Bu biçimleme ile cephe daha çok hareketlendirilmiştir.

Yapının simetri eksenini oluşturan ana giriş, dönemin birçok yapısında olduğu gibi burada da taç kapı geleneğinin bir biçimlemesi görünümündedir. Yani girişi vurgu­lamak amacı güdülmüştür. Ön cephenin ortasındaki merdivenler, kemer ve sütunların düzeni bunun ifadesidir. Osmanlı mimari süslemesinin yoğun şekilde kullanıldığı ana girişlerin, öne taşırılıp yükseltilmesi bu dönem yapıları için bir tip oluşturmuştur. Etnog­rafya Müzesi de bu özellikleri gösteren bir girişe sahiptir.

Dönem yapılarının en özenle düzenlenen bölümlerini oluşturan ana girişler, bazen burada olduğu gibi Tarihi Türk Mimarisi`nden esinlenmiş taç kapılar biçiminde çözüm­lenmiştir. Bazen de bu girişlerin hemen üzerindeki kubbeler, girişi biçimsel yönden daha da pekiştirmiştir. Merdivenli, sütunlu, kemerli, kubbeli giriş düzeni burada da görülmek­tedir. Mukarnas başlıklı sütunlar, bunları birleştiren kemerler, kemerlerin bitimindeki prizmatik üçgenlerden oluşan friz, onun üstünde ortada uçları yarım palmet şeklinde sonuçlanan bir dikdörtgen alınlık ve dekoratif mimari ögeler ile bu merdivenli anıtsal gi­riş daha da vurgulanmıştır. Yapının ön cephedeki bu anıtsal girişinden başka arka cep­hede çift taraflı beşer basamak ile çıkılan basık kemerli sade bir girişi daha vardır.

Yapı, ön cepheye demir parmaklıklı dikdörtgen sekiz pencere ile açılmaktadır. Pen­cerelerin etrafı mermer tabakalar ile çevrelenerek, dikdörtgen bir düzenleme getirilmiştir. Ana girişin iki yanında üçer, köşe çıkmalarında birer dikdörtgen pencere bulunmaktadır. Girişin iki yanında yer alan üçer pencerenin altında dikdörtgen, üstünde sivri kemer formunda alınlık bulunmaktadır. Bunların tümü mermer dikdörtgen bordürler ile çevre­lenmiştir. İki köşede yer alan çıkmalarda ise, aynı düzende birer pencere vardır. Bu tek pencerelerin iki yanında mihrabiye biçimli birer niş yer almaktadır. Bu pencere ve nişler tekrar dikdörtgen bir mermer tabakası ile çevrelenmişt1r. Dikdörtgen pencereleri bir bü­tün olarak çevreleyen düz ya da profilli silmelerle oluşan bir düzenleme anlayışı bu dö­nemde sıkça kullanılmıştır. Girişin iki yanında, pencereler arasında ikişer çörten bu­lunmaktadır. Yan cephelerde ise, sonradan eklenen salonların duvarı hariç diğer kısımlar dörder dikdörtgen pencere ile hareketlendirilmiştir. Metin Sözen`in kitabındaki Et­nografya Müzesi`nin yan cephe çiziminde, pencereler arasında yer alan bitkisel süslemeler bugün mevcut değildir. Bu süslemeler tasarlanmış, ancak gerçekleştirilmemiş olabileceği gibi daha sonra herhangi bir nedenle kaldırılmış da olabilir. Yan pencerelerde de ön cephe pencerelerinde görülen düzenleme vardır, ancak mermer kullanımı söz konusu değildir. Arka cephede ise, iki katlı olan idari kısım, altta giriş kapısının iki yanında basık kemerli birer, üstte ise ikili gruplar halinde düzenlenmiş, ince uzun altı dikdörtgen pencere ile dışa açılmaktadır. İdari kısım üst katta, yan cephelere ikişer ince uzun dikdörtgen pencere ile koridor ise merdiven boşluğu boyunca yükselen bir dikdörtgen pencere ile dışa açılmaktadır. Sonradan eklenen iki salon, çatıya yakın üçer yatay dikdörtgen pencere ile aydınlatılmıştır. Genellikle iş hanlarında yaygınlaşan uzun yatay şerit pencereler, sonradan eklenen bu salonlarda da kullanılmıştır.

Yapının altını tümü ile kaplamayan bodrum kat, sadece iki yandaki 2. 3 ve 8. 9 numaralı salonların altında dikdörtgen mekanlar şeklinde ikişer adet depo olarak tasar­lanmıştır. Daha sonra, ön cephede ihtiyaç üzerine alt kısımdaki toprak boşaltılarak, bu­rada müzenin eğitim faaliyetleri ile ilgili yeni kısımlar inşa edilmiştir. Ön cephedeki bu kısmın, soldaki bölümü kütüphanedir. Kütüphane anıtsal girişin solunda yer alan bir kaç basamakla inilerek girilen dikdörtgen şeklinde üç duvarı kitap dolapları ile çevrili bir salondur. Kısaca, bugün bodrum katında; kütüphane, eser depoları, kalorifer dairesi, ve tuvaletler yer almaktadır. Bodrumdaki bu bölümlere dışarıdan girilmektedir. Örneğin sol yan cephedeki ilk kapı kalorifer dairesi, ikinci kapı maden eserler deposu, üçüncü kapı ise çini ve cam eserler deposu girişidir.

Müze tamamlanmak üzere iken buraya gelecek eserler için görüşmeler yapılmaktaydı. Binanın bu sıradaki boşluğundan yararlanan Ressamlar cemiyeti, resim sergisi açmak için izin almış ve 1925 yılında açılan bu sergide İbrahim Çallı gibi ünlü ressamların da eserleri sergilenmişti.

Yapımı tamamlanan etnografya müzesine 1 Haziran 1927 tarihinde eski kültür müdürü Hamit Zübeyr Koşay müdür olarak atanmış ve 13 Mart 1931’e kadar görevde kalmıştır. Aynı yıl milli eğitim bakanlığı tarafından müzenin önünde Atatürk’ün at üzerinde büyük bir bronz heykeli yaptırılmıştır. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan bu Atatürk heykeli 4 Kasım 1927’de açılmıştır.

15 Nisan 1928 yılında müzeyi ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) müze hakkında bilgi aldıktan sonra, Afgan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye’yi ziyaretleri nedeniyle, müzenin hizmete açılmasını istemiştir. Müze 18 temmuz 1930 da halka açılmış ve 1938 Kasım ayında müzenin iç avlusu, geçici kabir olarak ayrılıncaya kadar açık kalmıştır. Atatürk’ün naaşı, 1953’te Anıtkabir’e nakline kadar burada kalmıştır. Bu kısım halen Atatürk’ün anısına hürmeten sembolik bir kabir şeklinde korunmaktadır. Üzerinde beyaz mermere yazılmış şu kitabe bulunmaktadır:

15 yıl süreyle Etnografya Müzesi Anıtkabir işlevi görmüştür. Devlet başkanlarının, elçilerin, yabancı heyetlerin ve halkın ziyaret yeri olmuştur. Bu süre içinde müzede çalışmalar sürdürülmüş; 6-14.10.1956 tarihinde, Uluslararası Müzeler Haftası nedeniyle, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra müze tekrar halkın ziyaretine açılmıştır.

Kültür, sanat ve eğitim alanında önemi büyük olan etnografya müzesi açıldığından itibaren bünyesinde değişik koleksiyonları bulundurmuştur. 1932’de müzede genel etnografya ile ilgili balıkçılık, ziraat, işlemecilik, gümüşçülük gibi koleksiyonlar vardı. Ayrıca vaktiyle Hamburg’dan satın alınan ilkel kavimlere ait balıkçılık, çiftçilik ve nakil vasıtalarını içeren koleksiyonlar müzede çok yer işgal ettiği için teşhir edilememiş ve ders aracı olarak Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji kürsüsüne iade edilmiştir.

Önceleri müzede inkılap tarihi ve resim şubelerinin bulunması milli eğitim bakanlığınca gerekli görüldüğünden, bu iki şube ile ilgili eserler de toplanmış, ancak daha sonra 22 eylül 1943 tarihli bir emir ile ilgili eserler dil ve tarih coğrafya fakültesine bağlı inkılap tarihi kürsüsüne devredilmiş ve 14 sayılı kararla enstitü tarafından müzeye bir şeref diploması verilmiştir. Sergilerden toplanan Türk ressamlarının eserleri ise önce gazi eğitim enstitüsüne, daha sonra ise İstanbul’da Resim ve Heykel Müzesi’ne devredilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nın ortak kararlarına dayanılarak 3 şubat 1943 tarih ve 4018-2182 sayılı emirle kaldırılmış olan şerriye sicilleri, kısmen Etnografya Müzesi Arşiv Şubesine intikal ettirilmiş, burada yer darlığından depolarda saklanmakta iken bugün Milli Kütüphane’de toplanmıştır.