İnebahtı Deniz Savaşı

Tarihi: 7 Ekim 1751

İl / Ülke: /

İlgili Kişiler

İnebahtı Deniz Savaşı Tarihi

Kıbrıs kuşatılmış, alınmak üzereydi. Haberi alan Avrupa, Osmanlı donanmasından iyice korkmaya başlamıştı. Çünkü sırayla Girit, Malta, Sicilya gibi adaları kaybedip Osmanlı’nın Avrupa’nın büyük bir kısmına hâkim olmasından korkuyordu. Papa’nın çağrısı üzerine haçlı donanması hazırlandı. Avrupa, kurmuş olduğu donanmayla Kıbrıs’ı geri almak istemiyordu. Haçlı donanmasının hedefi, Osmanlı’nın deniz aşırı taşıma gücünü ortadan kaldırmaktı. Osmanlı donanmasına verilen görev ise haçlı donanmasının Kıbrıs’a yardımını engellemek için donanmanın bulunup imha edilmesiydi. Karacı Müezzinoğlu Ali Paşa komutasındaki donanma Kıbrıs sularında dolanmak yerine haçlı donanmasını bulmak için İtalya’ya hareket etti. Nihayetinde Kıbrıs alındı. Her kış İstanbul’a dönen donanmanın bu kez Yunanistan’ın batısındaki üs ve limanlarda kışı geçirmesine karar verildi. İnebahtı’da birçok sipahi, yeniçeri ve leventler izne ayrıldı. Ayrıca donanma altı aydır denizde olduğu için eksiği de çoktu.

Haçlı donanması İnebahtı Limanını ablukaya alarak Osmanlı donanmasını beklemeye başladı. Müezzinoğlu Ali Paşa, Pertev Paşa ve Uluç Ali Paşa ne yapılacağına dair karar vermek için bir araya gelmişti. Osmanlı donanmasının önünde üç seçenek vardı:
1-) İnebahtı limanında beklemek.
2-) İnebahtı limanından çıkıp denize açılıp, deniz tarafına geçip sonra savaşmak.
3-) İnebahtı limanından çıkıp kıyı önünde savaşa tutuşmak.

Uluç Ali Paşa limandan çıkmamayı, eğer çıkılırsa denize açılıp savaşmanın doğru olacağını söylemiş fakat Müezzinoğlu Ali Paşa kıyı önünde savaşa tutuşmayı seçmiştir. Akla en son gelecek tercih ile donanmanın yenilgiye uğramasına sebep olmuştur. Müezzinoğlu, çok iyi bir karacı paşa olmasına rağmen denizcilikten anlamadığını bu tercihle göstermiştir. Deniz taktik ve stratejisini iyi bilen Uluç Ali Reis ise limanda beklenildiği takdirde düşmanın boğaz hisarlarından giremeyeceğini, savaşın denizde yapılması durumunda kıyı önünde gemilerin karaya oturma riski olduğunu, adalar arasında ise savaşın zor olacağını ifade etmiş fakat Müezzinoğlu üzerinde etkili olamamıştır. Bizim İnebahtı onların da Lepanto diye adlandırdığı bu savaşın ardından, Osmanlı’nın denizlerdeki hâkimiyetini kaybettiği zannedilir. Böyle anlaşılmasının en önemli sebebi, Avrupalıların ilk defa Türkleri yenmesi ve inanılmaz boyutlarda abartarak yüzyıllarca bunun avuntusuyla yaşamış olmalarıdır. Hatta İnebahtı savaşına katılan bir İtalyan kaptan “Her şeye rağmen Türklerin de başkaları gibi insan olduğunu nihayet anlayabildim.” demiştir. Preveze’yi, Cerbe’yi, adaları ve daha birçok hezimeti görmezden gelirken yüzyıllarca Lepanto’yla yatıp Lepanto’yla kalkmışlardır. Hep İnebahtı Savaşını anlatan sayısız anıt, heykel, resimler yapmışlardır. Bu da bu devletlerin tarihte denizde olsun karada olsun bizim karşımızda yaşadığı hezimetin bir göstergesidir. Yaptıkları resimlerde de bu psikolojiyi yansıtmışlardır.

İnebahtı’da donanmanın sağ cenahını yöneten Uluç Ali Reis, 40 kadar gemiyi sapasağlam Modon üssüne ulaştırabilmiştir. Bu hizmetinden dolayı II. Selim tarafından kaptan-ı deryalığa getirilmiş, Uluç olan ismi Kılıç olarak değiştirilmiştir. Kılıç Ali Paşa İtalya’da doğmuş sonradan Müslüman olmuştur. Çalışkanlığı ve zekâsıyla üstlerinin gözüne girmiş. Turgut reis kaptanlarından biri olarak birçok sefere katılmış, hamisi Turgut reis’in ölümünden sonra Cezayir beylerbeyi olmuştur. Üç padişah döneminde kaptan-ı deryalık yapmıştır. III. Murad ile yaşamış olduğu bir hadise vardır. Kılıç Ali Paşa bir cami yaptırmaya karar verir. Bu düşüncesini padişah III. Murad’a açar. III. Murad’dan hiç ummadığı bir yanıt alır. “Paşa sen denizlerin bir numarasısın, eğer gücün varsa git deniz üzerinde bir cami yaptır.” der. Bunun üzerine Mimar Sinan’a danışan Kılıç Ali Paşa mavnalarla taş ve moloz taşıtarak tophane sahilini doldurmaya başlar. Bunu duyan padişah “Ben latife ettim Kılıç Ali Paşa istediği yere cami yaptırsın.” dese de kaptan-ı derya da Mimar Sinan da başladıkları işi yarım bırakmaz. Bir yıl gibi kısa bir sürede cami tamamlanır. Cami hala Tophanede bulunmaktadır. Düşen sancakbeylerinin yerine yeni beyler atandıktan sonra Padişah’ın emriyle hızla yeni bir donanma kurma hazırlıklarına başlanmıştır. İstanbul, Gelibolu, İzmit ve Sinop Tersaneleri başta olmak üzere Varna, Silistre, Semendire, Burgaz, İğneada, Vize, Ahyolu, Süzebolu, Midye, Kefken, Bartın, Samsun, Biga, Gemlik, Rodos, Alanya ve Antalya’daki tersane ve gemi inşa tezgâhları’na ek olarak Hasbahçe’den ayrılan yere sekiz kemerli bir tersane daha inşa edilerek hızla gemi yapımına geçilmiştir. Gemi yapımları devam ederken Kılıç Ali Paşa inşanın yaza kadar yetişmeyeceği endişesiyle Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’ya başvurmuş ve kendisinden özgüven dolu şu veciz sözleri duymuştu: “Paşa, Paşa! Sen bu Devlet-i Âliyeyi henüz bilmemişsin. Vallahi bu devlet öyle bir devlettir ki, dilerse donanmasının demirlerini gümüşten, halatlarını ipekten, yelkenlerini atlastan yapmakta zorluk çekmez.”

Tersanelerde o kış -görülmemiş bir hızla- 150 kadırga ve 8 mavnanın yapımı tamamlanarak top, tüfek ve bütün savaş araç-gereçleri eksiksiz bir şekilde donatılıp hazır hale getirilmiştir. Avrupalılar “Türkler bu sene donanma çıkaramaz” inancındayken 1572 Temmuz’unda Avarin önlerinde akşama doğru iki donanma arasında yaşanan ilk karşılaşmada 234 kadırga ve 8 mavnadan oluşan yeni Osmanlı Donanması’nın tüyleri diken diken eden görüntüsüyle Venedik Donanması şaşkına dönmüştür. Ertesi gün haçlı donanması ve Osmanlı donanması karşı karşıya gelmiştir. Haçlı donanması savaşmaya cesaret edemeyerek geri dönmüştür. Geri döndükten sonra tekrar Modon üssüne gelen haçlı donanması padişahın topyekün savaş ilan etmesine sebep olmuştur. Ek gemiler yapılmış ve 3 Haziran 1573’te Osmanlı askeriyle dolu 258 kadırga ve 12 mavnadan oluşan Osmanlı Donanması düşman donanmasını bulup yok etmek için Adriyatik’teki Avluna ve Delvine kıyılarına gelmiştir. Düşman donanması savaşmaya cesaret edememiş ve donanmamızın karşısına bile çıkamamıştır.

Daha sonra Osmanlı donanması Venedik üzerine yönelince, Venedik Elçisi apar topar barış istemek üzere İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelen Venedik Elçisi’ne Sokullu Mehmet Paşa’nın: “Biz sizden bir ada, bir devlet alarak kolunuzu kestik, siz İnebahtı’da Donanmamızı yenerek sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilmiş kol yerine gelmez, lakin traş edilmiş sakal daha gür çıkar.” sözü de veciz bir ifade olarak tarihe geçmiştir. Fakat şöyle de bir gerçek vardır ki, Osmanlı yaşadığı büyük insan kaynağı kaybını hiçbir zaman telafi edememiştir. Varılan anlaşmaya göre “Savaşlardaki kayıpları için Osmanlı’ya 300.000 altınlık savaş tazminatı ödeyen Venedik, Kıbrıs’ın 69 kalesi ve ganimetleriyle birlikte Osmanlı’ya ait olduğunu da resmen kabul etti. Venedik’in Zenta Adası için Osmanlı’ya ödediği 500 altınlık vergi 1.500 altına yükseltilirken Dalmaçya’daki Sopoto Kalesi de Osmanlılara verildi. Ayrıca bütün Türk esirler şartsız olarak serbest bırakıldı.” Venedik’in İnebahtı Savaşı’ndan galip çıkan devletlerin başında olmasına rağmen mağlup bir devlet gibi ağır maddelerle dolu bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kalması aslında yeni hazırlanan Osmanlı Donanması’nın gücünü ve boyundan büyük bir zafer kazanmanın ağırlığı altında ezilen Venedik’in bu güç karşısında yaşadığı korkuyu gözler önüne sermektedir.

Avrupalıların Osmanlı’ya karşı her uygun koşulda bir araya getirdikleri güç deniz gücü idi. Çünkü Osmanlı’nın deniz aşırı topraklarına ulaşmada ve güç nakletmede en elverişli vasıta idi. Bu güç devamlı yer değiştirebilen bir güçtü. Bu yüzden Avrupa için en büyük tehdidi donanma oluşturuyordu.

Venedik’e haddi bildirildikten sonra yalnız kalan İspanya’nın elinde bulundurduğu Tunus’a sefer kararı verildi. 268 kadırga, 15 mavna ve 15 kalyondan oluşan dev Osmanlı Donanması 15 Mayıs 1574’te İstanbul’dan harekete geçerek İspanyollar’dan Tunus’u almak üzere Akdeniz’e açıldı. Sinan Paşa serdarlığındaki Osmanlı donanması, 48.000 kürekçi, Anadolu, Karaman ve Maraş askeriyle birlikte yeniçeri ve diğer donanma askerlerinden oluşmaktaydı. İspanyollar çok güçlü bir kale olan ve bütün Tunus’u kontrol etmenin de mümkün olduğu Halkü’l-Vâd Kalesi’ne büyük bir askeri yığınak yapmışlardı. Tunus Beylerbeyi Haydar Paşa, Trablus Beylerbeyi Mustafa Paşa, yeniçeriler ve gönüllü Mısır askerleri kuşatma işinde görevlendirilirken Kaptan Paşa ise deniz kıyısını korumaktaydı. Kuşatma 22 Temmuz 1574’te başladı. 33 gün gece gündüz süren şiddetli savaşta 5.000 İspanyol askeri öldürülürken 2.000’i de esir edilerek gemilere dağıtıldı. Daha sonra Tunus yakınlarında yine İspanyolların elindeki Bastiyon adında iki hisarın üzerine gidilerek ikisi de fethedildi. Tunus şehrine Ramazan Paşa vali olarak tayin edildikten sonra bütün kasaba ve kaleler güçlendirilerek gemi, mühimmat ve diğer ihtiyaçları eksiksiz temin edildi. İspanya’nın hemen karşı kıyısındaki Tunus’u alarak bu topraklarda İspanyol varlığını bitiren Osmanlı Donanması, hiç bir karşı girişimde bulunamayan Avrupa’nın sessiz bakışları arasında 1574 Ekim başlarında şanlı bir şekilde İstanbul’a dönerek Tersane-i Amire’ye girdi.

Avrupa’yı törenlere boğan Lepanto galibiyetinin üzerinden 3 yıl geçmeden Akdeniz’de Osmanlı Donanmasının karşısına çıkacak bir gücün bulunmaması üstelik Tunus zaferi, Avrupalıları öyle şaşırttı ki, Voltaire’in bile “Essai Sur les Moeurs et L’esprit des Nations” (Milletlerin Örfleri ve Rûhu Üzerine Deneme, 1756) adlı eserinde “Türkler sanki Lepanto savaşını kaybetmemiş gibiydi” demesi dikkati çekmiştir. İnebahtı’nın Osmanlı’yı 16.yüzyılda yerleştiği doruktan indirmediğini, 1584’te İstanbul’a gelip Fransız elçiliğinde 22 yıl çalışan ve en sonunda elçi sıfatını da kazanan De Breves’in kralına sunduğu rapor kanıtlar. İstanbul’dan ayrılışından sonra “Osmanlı Sultanları monarşisini yıkmak ve yerle bir etmenin en güvenilir yolları” başlığıyla yayınlanan bu raporun yargısı kesindir: Osmanlı düzeni mükemmeldir. Onu alt etmek için kendi içindeki Hristiyan cemaatler ile Avrupa’nın bütün devletleri işbirliği yapmalıdır. Bir teki eksik olursa Osmanlı ile dost kalmak gerekir. Buna ek olarak denizcilik alanında Osmanlı’yla baş edilemeyeceğini de ekler. Bunun üzerine Fransa Osmanlı ile uzun süre dost kalmıştır.

16. yüzyılın ikinci yarısında Hind Denizi, Kızıldeniz ve Basra’da Portekizlilerle yapılan mücadelelerin sonucunda ise denizlerde Portekiz baskısının kırılmasından sonra Osmanlı’yı “Portekiz’e ait kıyılar ile Gine, Brezilya ve Atlantik adalarıyla ticaret güvenliğine” en büyük tehdit olarak gören Portekiz Kralı I. Sebastião Osmanlı korumasına alınan Fas’a çıkarma hazırlıkları başlattı. Portekiz Kralı yaklaşık 30.000 asker ve 500 gemilik büyük bir kuvvetle Larache (El-Ariş) yakınlarında karaya çıktı. Portekiz kralı kendi askerlerinin yanı sıra Almanya, İtalya, Hollanda gibi ülkelerden de paralı askerler toplamıştır. 4 Ağustos 1578 yılında yapılan “Vadi üs Seyl” savaşıyla Portekiz ağır bir yenilgiye uğratılarak Portekiz ordusu Kralı ile birlikte yok edildi.

1538’de Hadım Süleyman Paşa’nın Portekizlilere karşı Diu Seferi başarısız kalmıştı ama şimdi Portekiz büyük yenilgiye uğratılmıştı. Fas’ın da Osmanlı himayesine girdiği bu savaştan sonra Portekiz’de büyük karışıklıklar baş gösterdi. Portekizlilerin dünya denizlerindeki kısa süreli etkinlikleri bu savaşla hızlı bir çöküş sürecine girerken Portekiz devleti de takip eden yaklaşık 60 yıl boyunca tarih sahnesinden silindi. Bu savaşla beraber Osmanlı hâkimiyet alanı Atlas Okyanusu’na kadar ulaştı.

1588’de İngiltere’yi işgale giden İspanyol Donanması’na karşı İngiliz Elçisi William Harborne Osmanlı Donanması’ndan yardım alabilmek için III. Murad’a sunduğu mektupta Osmanlı Sultanı’na neredeyse yalvarması ise, 17 yıl önce yaşanan İnebahtı yenilgisinden sonra kısa sürede hazırlanan Osmanlı Donanması’nın denizlerde dünya dengelerini değiştirebilecek bir güç olma konumunu koruduğunu göstermesi açısından ilginç bir veridir. İnebahtı savaşından sonra Akdeniz’de büyük çapta bir deniz savaşı meydana gelmezken resmî korsanlık faaliyetleri hızlı bir yükselme dönemine girmiş ve resmi izinli Osmanlı korsan gemileri yüzyıllarca Osmanlı Devleti ile barış anlaşması imzalamayan devletlerin korkulu rüyası olarak çoğunlukla Akdeniz ve Atlas Okyanusu’nda faaliyet göstermiş, İngiltere’den İrlanda’ya, İskoçya’dan Fransa’ya, İspanya’dan İzlanda ve İtalya’ya kadar geniş bir alanda faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

19.yy’a kadar Avrupa dillerinin çoğunda tüm Müslüman toplumlar için Türk deyimi kullanılıyordu. Bu yüzden Avrupalılar karşılarına çıkan Arap, Berberi (Kuzey Afrika’da yaşayan eski bir halk) hatta Rumlara dahi Türk demişlerdir. Avrupalı devletler bu yıllarda kendi kıyılarının güvenliğini sağlayamayacak kadar güçsüz bir donanmaya sahiplerdi. Korsan diye tabir edilen deniz akıncıları Osmanlı için çok önemli bir güçtü. Çünkü bu güç sayesinde ticaret yollarını elinde bulunduruyordu. Ayrıca batı Akdeniz’de kurulan garp ocakları Avrupa devletlerinin devamlı korku içerisinde bulunmasına sebep oluyordu.

Korsanlar devlet tarafından resmi olarak görevlendirilmişlerdir. Deniz akıncıları müslüman devletlere ve padişah tarafından izin verilmiş Hristiyan devletlere ait gemilere dokunmazlardı. Akıncılar ticaret yollarını himaye eder, emir alınınca Donanmayı Hümayun’a katılıp sefere iştirak ederlerdi.

Time Dergisi’nde yayımlanan bir haber Amerika Birleşik Devletleri’nin yıllarca Osmanlı Devleti’ne vergi vermek zorunda kaldığını bir kez daha ortaya koydu. Amerikan Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin başlattığı “Avalon Projesi” çerçevesinde yayımlanan tarihi anlaşma metni birçok yönüyle ilginç ayrıntıları da gözler önüne seriyor. Amerika Birleşik Devletleri gemilerini üst üste kaybetmeye başlayınca Osmanlı Devleti ile 22 maddeden oluşan bir anlaşma yaparak bütün Akdeniz’deki faaliyetleri için Osmanlı’ya vergi ödemeye başladı.

Ayrıca Cezayir’de bulunan esirlerin bırakılması için de 642.500 dolar “Haraç” ödedi. 5 Eylül 1795 yılında imzalanan ve dili Türkçe olan Dostluk ve Barış Anlaşması’na göre Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez bir devlet tarafından haraca bağlanmış oldu. Amerikan gemileri 18. yüzyılın sonlarında Akdeniz ticaretinin getireceği kazancı hesaba katarak Akdeniz’e yöneldi. Fransa, Akdeniz’deki ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak için Osmanlı’ya yıllık 200.000 İspanyol doları vergi ödemekteydi. Bu miktar İngiltere için de yıllık 280.000 İspanyol doları olarak belirlenmişti. Ancak o yıllarda Amerika’nın Osmanlı Devleti ile imzaladığı bir dostluk anlaşması yoktu.
İşte bu yüzden Osmanlı korsan gemileri bu sularda dolaşan Amerikan gemilerine saldırmaya ve mürettebatını esir etmeye başladılar. Türkçe olarak hazırlanan anlaşma aynı zamanda ABD tarihinde imzalanmış bir kaç yabancı dilli anlaşmadan biri olma özelliği taşıyor. 25 Temmuz 1785’te, ABD bandıralı ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı korsanlarınca ele geçirildi. Bu gemi, Boston Limanı’na bağlı Kaptan Isaac Stevens’in idaresindeki Maria idi. Daha sonra Philadelphia Limanı’na bağlı Kaptan O’Brien idaresindeki Dauphin de Osmanlı korsanları tarafından yakalandı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında ise tam 11 ABD gemisi Osmanlıların eline geçti.

KAYNAKLAR
– TARAKÇI Nejat, “Sömürgecilikten 21. Yüzyıla Deniz Gücü Mücadelesi”
– Atlas Tarih Dergisi