Türk ve İslâm Eserleri Müzesi

Yapım Tarihi: 27 Nisan 1914

İl / Ülke: İstanbul / Türkiye

turk-islam-eserleri-muzesi

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Tarihi

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Türk ve İslâm Sanatı eserlerini topluca kapsayan ilk Türk Müzesi’dir ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminde açılan son müze olma özelliğini de taşır. Müzenin kuruluş çalışmaları 19. yüzyıl sonunda ülkenin her yöresindeki vakıf binalarından, cami, mescit, tekke ve türbelerden sürekli olarak eser çalınması nedeniyle başlatılmış.
Müze-i Hümâyun Müdürü Osman Hamdi Bey’in başkanlığında kurulan bir komisyonun çalışmaları 1913 yılında tamamlanmış ve Müze, Mimar Sinan’ın en önemli yapıtlarından biri olan Süleymaniye Cami-i Külliyesi içinde yer alan imaret binasında 1914’te “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi” (İslam Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra “Türk ve İslâm Eserleri Müzesi” adını alıp 1983 yılında bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayına taşınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman tarafından sadrazamı İbrahim Paşa’ya hediye edilen saray, 16. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biridir. İstanbul’un ünlü tarihi alanı “At Meyadanı”nda, eski hipodrom kademeleri üzerinde yükselen saray, tüm sivil yapıları ahşap olan Osmanlı geleneğinin aksine, kagir olarak inşa edilmiş, Sarayın ne zaman, kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmese de 1582’deki büyük sünnet töreni öncesi yapılan değişikliklerin ve yeni giriş kapısının Mimar Sinan tarafından yapıldığı biliniyor.

Saray, bir sadrazam sarayı olmasının yanı sıra, belli dönemlerde bir “Seyirlik Saray” işlevini de yerine getirmiş. Saraydaki ilk tören, İbrahim Paşa’nın 1524 yılında Sultan’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlenmesi nedeniyle düzenlenmiş. Kanuni Sultan Süleyman, şehzadeleri Mustafa, Mehmet ve Selim’in 1530 yılındaki sünnet düğünü şenliklerini İbrahim Paşa Sarayı’nın şahnişinden izlemiştir. Sarayın ünlü merasim salonu ve Divanhane’si 1966 – 1983 yılları arasında restore edilerek bugünkü durumuna gelmiştir. Tarihi belgelerde İbrahim Paşa Sarayı’nın Vezir Saraylarının en büyüğü ve Topkapı Sarayından bile daha muhteşem olduğundan söz ediliyor.

Kapılarını 27 Nisan 1914’te ziyarete açmıştır. İslâm sanatı alanında ülkemizin ilk müzesi olan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminde açılan son müze olma özelliğini de taşımaktadır. Kurulmasını gerekli kılan koşullar ile eserlerin toplanma ve tasnifleme aşamaların ilişkin geçen süreç, Türk müzecilik tarihinin de bir kesitini sunmaktadır.

KURULUŞ ÖNCESİ DURUM
Birçok ülkenin hükümdarı gibi, Osmanlı Sultanları’nın da sanata ve sanatkârlara büyük değer verdiği bilinmektedir. Sanatçılar korunmuş, eser sipariş verilmiş, fethedilen ülkelerden sanatkârlar getirilmiş ve saray bünyesinde çeşitli alanlarda çalışan sanatçı bölümleri (Ehl-i Hiref) bulundurulmuştur. Gerek bu sanatkârların ürettiği gerekse hediye veya savaş ganimeti olarak gelen eserler, sarayda hükümdara ait zengin koleksiyonlar oluşturmuştur. Ancak, bunlar Sultanın hazinesinin mülkünde kalmıştır.

Oysa, Batı’da daha 15. yüzyılda, Krallık ve Kilise hazinelerinin ziyarete açıldığını biliyoruz. 1471 yılında Papa IV. Sixtus, Kapital koleksiyonlarını açmış, bunu Roma’da Cesarini Müzesi (1500), Farnese Müzesi (1546), Floransa Uffizia Müzesi (1581), Oxford Ashmodeon (1679), Paris Louvre Müzesi (1681) ve diğerleri izlemiştir. 18. yüzyılda ise, tüm Avrupa’da sarayların, soylu sınıf ve ticaret ile zenginleşen burjuvaların önderliğinde pek çok müzeyi açtığını görmekteyiz. Kaynaklar, ülkemizde bir müze düşüncesinin, 1846 yılında, Sultan Abdulmecid’in bir Yalova gezisinde, yerde gördüğü kitabeli Bizans dönemi taş eserlerin İstanbul’a getirilmesi emri ile başladığını kaydetmektedir.

Taşlar, Topkapı Sarayı 1. avlusu’nda yer alıp, uzun süre Cebehane (Arsenal) olarak kullanılmış olan Aya İrini Kilisesi’ne getirilmiş, bunları başka eserler izlemiş, eski silahların da yer aldığı bu yapı, bir müze kimliğine bürünerek 1868’de “Müze-i Hümâyun” adını almıştır. Bu, bir bakıma o zamanki adı “Saray-ı Cedid” (Yeni Saray) olan Topkapı Sarayı bahçesinde dev porfir lahitler ve mimari parçalar ile bir “koleksiyon” oluşturmayı amaçlayan Fatih Sultan Mehmed’in de isteğinin uzun yıllar sonra gerçekleşmesi anlamına gelmektedir.

İmparatorluğun çeşitli yerlerinde “âsâr-ı atika” (eski eser) olarak getirilen malzemeler arasında henüz İslâm sanatı eserleri bulunmamaktadır. Koleksiyon genişleyip, Aya İrini’de yer kalmayınca eserler, 1872’de Topkapı Sarayı içindeki Fatih Dönemi yapısı Çinili Köşk’e taşınır.

1846 ile başlayan dönem, Türk Müzeciliği’nin kuruluş evresidir. Her ne kadar imparatorluk coğrafyasının çeşitli yerlerinden eser toplanmaktaysa da, bunun bilimsel yöntemlerle yapıldığını söylemek zordur; müze yönetimine getirilen veya çeşitli bölgelerde kazı yapanların da tümü yabancıdır. “Eski ve toplanmaya değer” bulunan malzemenin içinde ise, henüz İslâmî döneme ait olan eser yoktur.
Ancak Osman Hamdi Bey’in 1881 yılında Müze-i Hümâyun müdürlüğüne getirilişi ile Türk Müzeciliği’nde yeni bir çığır açılacaktır. Bu, İslâm eserleri için de bir dönüm noktasıdır.

İslâmî sanat eserlerinin sanat eserlerinin toplanmaya başlanmasında, bu eserlerin 19. yüzyılın ortasından başlayarak giderek artan bir hızla yağmalanmasının ve bulundukları cami, türbe ve diğer dinî yapılardan çalınarak yurtdışına kaçırılmasının payı büyüktür. Bu eserlerin bakımsızlıktan veya çalınmaktan kurtarılmaları için yapılan çalışmalar, sonradan “Türk ve İslâm Eserleri Müzesi” adını alacak olan “Evkaf-ı İslâmiye” Müzesinin kurulmasını sağlayacaktır. Osman Hamdi Bey’in Müze-i Hümâyûn müdürlüğü döneminde, onun yönetiminde ilk kez bir Türk heyetinin de kazı yaptığını görmekteyiz.

1887 yılında tüm arkeoloji dünyasında büyük yankı yapan Sayda (Sidon) kazıları ve bulunan olağanüstü lahitler, yeni bir müze binasının yapılmasını gerekli kılmıştır. Çinili Köşk’ün karşısında, neo-klasik tarzda yapılan ve ülkede bir müze olarak inşa edilmiş ilk yapı olma özelliğini taşıyan bu bina, 1892’de tamamlanmış ve o zamana kadar toplanmış olan arkeoloji koleksiyonunun büyük bir bölümü bu yeni mekâna taşınmıştır. Boşalan Çinili Köşk ise, bundan böyle soygundan korumak için toplanan ve sayıları giderek artan İslâm eserlerine ev sahipliği yapacaktır.

İSLÂM SANATINA İLGİYİ ÇEKEN ETKENLER
Acaba giderek çoğaldığı görülen bu hırsızlık ve İslâm sanatı eserlerine yönelik artan ilgi nereden kaynaklanıyordu ve niçin daima dinî yapılardan eser çalınmaktaydı?
Bu soruyu cevaplamak için, öncelikle Avrupa’da dönemin sanat ortamına, öte yandan İslâm ülkelerinde bu malzemeye karşı mevcut bakışa, onların gündelik yaşamdaki yerine ve sonra da imparatorluğun o yıllardaki ekonomik ve sosyal koşullarına bakmak gerekmektedir.

Doğu ülkeleri Batı için her zaman büyük bir bilgi ve merak kaynağı olmuştur. Kökeni antik çağlara kadar giden bu tavır, savaş ve barış dönemlerini de içine alan ilişkilerle her zaman sürmüştür.
Gezginler ve tüccarlarla Batı’ya getirilen malzeme ve anlatılan çoğu abartılı öyküler, Batı düşüncesinde Doğu’nun “eksantrik ve egzotik bir bolluk ülkesi” olduğu imajını pekiştirmiştir.

İlk olarak Haçlı Seferleri ile Doğu’daki İslâm dünyasını yakından tanıma fırsatı elde eden Batılılar, karşılaştıkları bu yeni dünyadan derinden etkilendir. Haçlı Seferleri sırasında Batı’ya getirilen pek çok değerli obje, kilise ve saray hazinelerinde yerini alırken, giderek daha fazla gezgin ve tüccar Doğu’ya yöneldi. Özellikle Rönesans çağında artan ilişkiler, iki tarafı de etkileyerek sanata yansıdı ve gönderilen diplomatik heyetlere, tercümanlar, dil bilginleri, ressamlar da katılmaya başladı. İslâm ülkelerinin halı, kumaş gibi çeşitli el sanatı ürünleri Batı’da aranılan prestijli ürünler haline geldi.

Selçuklu İmparatorluğu döneminde Anadolu topraklarından geçen gezginler, gördükleri İslâm sanatı ürünlerinden övgüyle söz etmekteydi. Beylikler döneminde ise, Batı’da bu eserlere olan düşkünlük, ticaret anlaşmalarında dahi yer alacak kadar artmıştı. Öncelikle dokuma ürünlerine, özellikle de halılara olan büyük ilgi, daha sonraları diğer alanlara da yayılacaktı.
Osmanlı Dönemi’nde ise, ticaret yoluyla gelen eşyalar ile yetinmeyen meraklılar, bizzat Osmanlı İmparatorluğu topraklarına temsilci gönderiyor, aile armalarını taşıyan halı, çini ve seramik siparişinde bulunuyorlardı.

El yazmaları, değerli kitap ve minyatürlere olan ilgi de bundan az değildi. 17. yüzyılda Bâb-ı Ali’ye gönderilen Fransa Sefiri M. De Neintal’in heyetinde bulunan Antoine Galland, Kral XIV. Louis adına pek çok minyatürü el yazması satın aldığını notlarında yazmaktadır. Bu eserler bugün, Fransa Milli Kütüphanesi’nin Doğu Yazmaları Bölümü’nün en değerli parçalarıdır.
Prusya Kralı II. Friedrich’in Osmanlı Devleti’ne sefir olarak gönderdiği, el yazmaları alanında ün yapmış şarkiyatçı Friedrich von Diez ise, bir uzman gözü ile olağanüstü bir koleksiyon, görev yaptığı 1784 – 1791 yılları arasında, Prusya Kraliyet Kütüphanesi için 17 bin kitap topladı. Bunlardan 430 tanesi minyatürlü yazma idi. Aynı von Diez, daha sonra ünlü Alman şairi Goethe’nin İranlı şair Hafız’ın eserlerinden esinlenerek yazdığı, “Der Westöstliche Diwan” adlı esere de danışmanlık yapmıştır. Burada verilen bu iki örneğin yanı sıra, daha pek çok meraklının, bu gibi eser topladığı şüphesizdir.

Öte yandan, Avrupa ülkelerinde her zaman korku ile karışık bir merak unsuru olan “Türk” imajı, daha 15. yüzyıldan itibaren savaş, özellikle de barış dönemlerinde sosyal yaşamın her alanına yansıyan belli bir modayı da beraberinde getirmekteydi.
Osmanlı ordusu ile karşı karşıya gelen Avrupa’daki asilzadeler, elde ettikleri silahları, büyük bir övünç ile kullanıyor; birbirlerine hediye olarak sunuyor, Türk kıyafetine bürünmüş olarak ressamlara poz veriyor; ganimet olarak elde edilen çadırlar, en önemli günlerde kabul mekânı görevini görüyordu.

17. yüzyılın sonundan itibaren ise, giderek zayıf düşen Osmanlı Devleti’ne ve Türklere karşı duyulan korku, yerini sadece meraka bıraktı.
Edebiyat ve müzik alanında, “Türkler, Sultan ve Saray”, sevilen konular olarak beliriyordu. Buna paralel olarak, kadınların giyiminde, ev dekorasyonunda ve sanatın her dalında büyük bir “Türk” etkisi görüldü, “Turquiere” olarak adlandırılan bu moda akımı, diplomatik ilişkilerin yoğunlaşması ve kalabalık Türk sefaret heyetlerinin Avrupa başkentlerinde görülmesiyle de yeni bir safhaya girdi. Öyle ki, Avrupalı hükümdarlar, bu moda doğrultusunda birbirlerini etkilemek için dahi, bir “Türk” kimliğine bürünebilmekteydiler.
18. yüzyılda (1730), Saksonya Kralı “Güçlü August”, rakibi Prusya Kralı’nı, görüşme yapacağı Zeithainer Lager olarak bilinen manevra alanında kendisi ve yüzlerce hassa subayına Türk kıyafeti giydirerek karşılıyor, Türk çadırlarında ağırlıyor, öte yandan kraliyet düğünleri, Türk usulü döşenmiş bahçe pavyonlarda yeniçeri kılığına sokulmuş askerlerin resmi geçidi ile başlıyordu.
Kısaca Türk figürü, sanat, el sanatları ve günlük yaşamın pek çok alanında adeta vazgeçilmez bir unsur olmuştu.

Avrupa’da 19. yüzyılın başında hüküm süren Romantizm akımı, Doğu modasını zirveye taşıdı. Avrupa’daki aydınların Hıristiyan öğretinin dışına taşarak, yeni ufuklar, yeni idealler aradığı, kendi kültürlerini yeniden keşfettikleri, o zaman kadar önemsemedikleri halk sanatına eğildikleri ve “saf, arınmış” kültürler peşinde koştukları bu dönemde, İslâm dünyası ve sanatı, onlara yeni sentezler için engin bir alan sunmaktaydı.

——-

MÜZE FİKRİNİN DOĞUŞU
Memleketimizde çağdaş anlamıyla bir müzenin kuruluşu ressam Osman Hamdi Bey’le gerçekleşmiştir. Ama eski eserleri değerlendirme, koruma ve müzede saklama fikri, ondan aşağı yukarı yarım yüzyıl öncesine kadar gider. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Sanat Tarihi Doçenti sayın Mustafa Cezar, bu konudaki belgeleri “Sanatta Batıya açılış ve Osman Hamdi” adlı incelemesinde bir araya getirmiştir. O zaman Tophane Nâzırı olan damat Fethi Ahmet Paşa’nın, Yalova gezisinde Sultan Abdülmecit tarafından bulunan Kral Konstantin’le ilgili yaldızlı ve yazılı taşları Aya İrini kilisesinde toplamasından başlayarak, sonradan burada biriken eski eserlerin “Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu)” ve “Mecma-i Âsâr-i Atika (Eski Eserler Koleksiyonu)” adlarıyla iki grup teşkil etmesi, bizde ilk müzenin tohumunu meydana getirmiştir.

Aya İrini’den Çinili Köşke aktarılan eserler, Osman Hamdi Bey’in zamanındadır ki bilhassa müze binası olarak yapılmış bir yere nakledildi. O zamanki adıyla “Müze-i Hümâyûn” yani bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri, yine bu çalışkan ve değerli kişinin gayretleriyle geliştirildi. Noksan olmakla beraber, 1874 tarihli “Asâr-ı Atika Nizamnâmesi” denilen ilk eski eserleri koruma tüzüğünün değiştirilerek Türkiye’de bulunan eserlerin yurt dışına kaçırılmasını önleyen hükümler de onun gayretiyle gerçekleştirilmiştir.
Gerek hükümetlerin, sarayın, gerek memleketin, eski eserler karşısındaki tutumunu göstermesi bakımından bu tüzük üzerinde biraz durmak gerekir. O devrin toplumunda “mücessem suret, tasvir” denilen, insanı ve canlı figürleri üç boyutlu olarak göstermek maksadıyla yapılmış heykellerin korunmasını sağlamak, geri düşüncelilerin muhtemel tepkileri hesaba katılınca gerçekten zor işti. Buna, din ve dünya otoritelerini ellerinde tutan Abdülmecit, Abdülâziz gibi padişahlarla uyanık vezirlerin önayak oluşları elbette müzeciliğimizin geleceği hesabına yararlı olmuştur. 1874 tarihli tüzükte, müzecilikten ziyade arkeoloji eserleri öngörülüyor ve bunların, belirli bir nisbette bulanlar tarafından yurt dışına çıkarılması tamamıyla önlenemiyordu. Oysa, müzelerimizi zenginleştiren eski eserler, yalnız arkeoloji buluntularından ibaret de değildi. Bu tüzük ancak 1884’te ve uzun çalışmalardan sonra, oldukça modern hükümleri kapsayarak değiştirilmiştir. Getirilen yeni hükümler, bugün de aşağı yukarı uygulanan hükümlerdir.

EVKAF-I İSLÂMİYE MÜZESİ’NİN KURULUŞU
XIX. yüzyılın sonlarına doğru, “Müze-i Hümâyûn”un özelliği iyice ortaya çıkmıştı. Bu, bir arkeoloji müzesiydi ve bölümleri de ilk ve ortaçağ kalıntılarını kapsıyordu. Oysa, müzelerde saklanması gereken eski eserler son derece çeşitli ve zengindi. Nitekim, Çinili Köşk’te, ilk defa Osman Hamdi Bey, İslâmlık devrine ait eserleri bir araya getirmişti. Ne Çinili Köşk, ne depolar, yurdun her yanından getirilen eserleri almaz hale gelince, yeni müze binaları gerekti.

Türk ve İslâm eserlerini bağımsız bir müzede bir araya getirme çalışmaları 1911 yılında başlar ve 1914 yılına kadar sürer. Hele o vakit yapılarında, camiler, türbeler, mescit ve tekkelerdeki değeri ölçülemeyecek kadar büyük sanat eserlerinin oldukları yerde çürüyüp ziyan edilmesi olacak şey değildi. Evkaf Nazırı Hayri Efendi, uyanık bir zattı. Hiç değilse, vakıf yapılarındaki değerli eserleri toplatarak Vakıflar Müzesi kurulması için gerekli teşebbüslere girişti. Yurdun bir çok bölgesinden, vakıf yapılara hediye edilmiş eşyanın müzelik değerde olanlarını toplattı. İstanbul’a getirtti. 1225 parça halı ve yazma eserden kurulu zengin koleksiyon 14 Nisan 1914 Pazartesi günü yapılan bir törenle Süleymaniye Külliyesi’nin İmaret binasında, “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi” olarak ziyarete açıldı. Böylece, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Tophane Nâzırı Fethi Ahmet Paşa’nın Aya İrini’de ilk tarihi eserleri toplamasından 69 yıl sonra kurulmuş oluyordu.

1924 yılında Evkaf Nezareti, özel bir kanunla kaldırılınca, Müze, Evkaf-ı Umumiye Müdürlüğüne bağlanmış, 1926 yılında da zamanın Millî Eğitim Bakanlığına devredilerek adı “Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ne çevrilmiştir. Bu arada, bağımsız bir müze olmak niteliğinden çıkarılarak Topkapı Sayarı Müzesine bağlı bir şeflik haline getirilmişti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, korunma kaygısıyla buradaki eserler Topkapı Sarayı Müzesine ait eserlerle beraber Niğde’ye gönderilerek, savaşa girilme halinde doğabilecek tehlikelerden esirgenmiş oldu.
Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünün yoğun çalışmalarıyla, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, 1964 yılında yeniden müdürlük haline getirildi. Müze yeniden ele alınarak sınıflandırıldı ve içindekiler, ziyaretçilerle ilim adamlarının yararlanmalarına sunuldu. Bu geçen zaman içinde, yeni koleksiyonların eklenmesiyle müze daha da zenginleştirildi.

BİNA VE YÖNETİCİLERİ
Türk ve İslâm eserleri Müzesi, kuruluşundaki Evkaf-ı İslâmiyye müzesinden beri Süleymaniye Külliyesinin İmaret kısmında barınmaktadır. Ancak, zamanla yapılan değişmeler ve genişlemelerle epey büyümüştür. İmaret’in çevrelediği bahçede büyük bir havuz vardır. Bahçeyi, Sinan mimarlığının özelliğini gösterecek şekilde çerçeveleyen İmaret, beş büyük salonla bunların her birine ilişkin, daha küçük, her birinin teşhirde olmayan eşyalarını barındıran daha ufak odalardan meydana gelmektedir. İdare kısmı, girişin sağ tarafındaki odalardadır. Külliye’nin Sâlise Medreseleri, büyük koleksiyonların teşhirde bulunmayan eşyası için depo olarak kullanılmaktadır.

MÜDÜRLER
Kuruluşundan bu yana, müzeyi dokuz müdür yönetmiştir. İlk müdür Ahmet Hakkı Bey’dir. 29 Ocak 1914 ten 16 Mart 1919 tarihine kadar görev yapmıştı. Ondan sonra Evkaf Nezareti’nin 967 sayılı tezkeresiyle ve Padişah emriyle 16 Mart 1919 da Mimar Zade Ali Bey müdürlüğe getirildi. Ali Bey’in yerine de İstanbul Evkaf Müdürlüğünün 20 Aralık 1921 tarihli ve 18 sayılı tezkeresiyle ressam Ali Sami Boyar tayin edildi. Ondan sonra 9 Aralık 1924’te müdürlüğe getirilen Ahmet Ziya Bey’le ressam Ali Sami Boyar, üç yılda iki defa birbirlerinin yerini aldılar. Kâğıt para bastırılması için Londra’ya giden Ali Sami Bey, istifa etmiş sayıldı, “İstanbul Asar-ı Atika Müzeleri” genel müdürlüğünün teklifi ve Milli Eğitim Bakanlığının 26 Haziran 1927 tarih ve 258/3946 sayılı yazısıyla ünlü bilgin İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal, esasen kurucularındandı, bu sefer müdür oldu. İnal, sekiz yıl bu görevde kaldı. Onun yerini alan yardımcısı Abdülkadir Erdoğan 29 Ocak 1937’den 2 Temmuz 1943 tarihine kadar müdürlük yaptı 1943’ten 1963 yılına kadar ressam Elif Naci, daha sonra bir yıl için şimdiki Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Kemal Çığ, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde çalıştılar. Müze, bu değerli yöneticilerin gayretleriyle bugünkü durumuna geldi. Müzenin şimdiki müdürü Can Kerametli 1961’de şeflikle işe başlamış, 1964’te müdürlüğe getirilmiştir. Bugün müzede seksen görevli çalışıyor.